Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kitap Önerisi : Müjdat Gezen Oyunculuk



Uzun zamandır blog da yapmadığım kitap önerime devam etmek istiyorum. Artık edebi kitapların çizgisinden çıkıp akedemik içerikli kitaplar önereceğim. Yani ders kitapları olarak nitelendiren bilgilendirici yönü ağır basan kitaplar. ,

Ama bugünkü kitabı istediğiniz yere koyabilir siniz. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ders kitabı olarak nitelenmiş ve arşive eklenmiştir. Ancak tiyatroyu konu alan tiyatro türü yazılan bir kitap.


Sevgili hocamız Müjdat Gezen bu kitabında diyaloglar halinde tiyatro terimlerini, oyunculuğun anlamını ve yapılması gereken özverili çalışmayı vurgulamış. Bunu 100 sayfa gibi küçük bir kitapta başarmış.

Kitabın adı Oyunculuk Eğitimi, Bilge Karınca Yayınlarınca yayımlanmış. Sanat okullarında yardımcı ders kitabı olarak nitelendirilmiş.


Kitapta tiyatro bölümü öğrencileri ile hocaları arasında diyaloglar yer almaktadır. Sanat hepimizin ortak noktası bu nedenle kitabı çok severek okuyacaksınız. Bir günde bitecek kadar kısa ve öz.Net cümleler ile tekrara düşmeden vurgulanan tiyatro ve oyunculuğun öz sırrı vurgulanmış.

Bu alanla ilgilenenlerin kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap.

Şimdiden iyi okumalar dilerim.


Zülfü Livaneli : Kardeşimin Hikayesi


Bu hafta size blogdan Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Zülfü Livaneli'nin " Kardeşimin Hikayesi " adlı kitabını önereceğim.

Kitap mayıs 2013 tarihinde çıktı çıkar çıkmazda en çok satanlar listesinde üst sıraya yerleşti. Kitabı alanların genel yorumu " Serenad " dan daha güzel bir kitap olacak mı kuşkusu olmuş. Zülfü Livaneli'de " Serenad " dan daha güzel bir kitap yazmak istemiş ve bu kitapla uğraşmış. 


Kitabı bir ay önce aldım, çünkü Zülfü Livaneli'nin eserlerini çok seven biriyim. Ben de kitabın "Serenad " kadar iyi olmayacağı kanısındaydım. Ancak ki,tabı okuyunca bu fikrim tam anlamıyla  değişti. 

Sık sorulan sorularda Kardeşimin Hikayesi kitabında Zülfü Livaneli'nin öz kardeşimi anlatılıyor diye soruluyor. Zülfü Livanelinede bunu sıkça sormuşlar. Ancak kardeşiyle hiç bir alakası yok kitabın.


Kitapta ne anlatıldığına kısaca değinmek isterim. Kitabın girişi bir cinayet haberi ile başlıyor. Ve katil en son sayfada şifre ile veriliyor. İnanın kitabı okuduğunuzda katilin adını öğrendiğinizde çok şaşıracaksınız . Benim hiç beklemediğim bir kişi: Sonra bu cinayeti aydınlatmak için İstanbul'dan gelen gazeteci bir kız. Ve kitaptaki asıl karakter Ahmet ile  kız arasında yaşanan ilginç ilişki. Ahmet kim mi? Ahmet Podima köyünde yalmnız yaşayan bir adam. Tuhaf özellikleri olan biri. Hikayede onun kardeşi Mehmet üzerinden gidiyor. Bu kadarını bilmeniz kafidir. Ancak kitabın son iki bölümünü bir oturuşta bitireceksiniz. Hiç beklemediğiniz bir son ile karşılaşacaksınız. Kitapta toplam 25 bölüm mevcut. Ama son iki bölüm beni bitirdi diyebilirim..





Kitapta inanılmaz bir çekim gücü var. Ayrıca " Serenad"'ı okuduysanız zaten Zülfü Livaneli'nin edebiyata olan becerisini göreceksiniz. Kelimelerin efendisi olan insanları çok severim . Bu adamda kelimelerin efendisi.
Eğer güzel bir kitap okumak istiyorsanız bu kitabı size öneririm. 

Gürse Birsel "Gayet Ciddiyim "



Eğer blogumu okuyan biri iseniz Gülse Birsel hayranı olduğumu bilirsiniz. Gerçekten benim bu hanım efendiye karşı aşırı bir sevgim ve hayranlığım mevcut. Bilgi birikimi, akademik hayatı, hayata bakış açısı benim en sevdiğim özelliklerindendir. Özellikle hayata bakış açısına hayranım ve aynı çizgideyiz tabi ki o benim idolüm , onun gibi olmam için çokça kitap okumam, gazete dergi okumam, film izlemem ve çok gezmem gerekir. Bende bunları göze alarak yola çıktım . Öncelikle onun kitaplarını sindire sindire okuyorum. Her satırı betimlemeye çalışıyorum. 

Bu hafta kitap önerisinde Gülse Birsel'in ilk kitabını önereceğim. Bende iki kitabı eksik birçok yerde tükenmiş ama hala devam ediyorum aramaya. İlk kitabının adı " Gayet Ciddiyim " Gülse Birsel aslında hep ciddi ama komedi ile bunu dışa vuruyor. 

G.a.g. adlı programından sonra bu kitabı yazmış. Bence de iyi bir taktik olmuş. Çünkü insanlar komik olduğunu bilmedikleri insanların mizah kitaplarını satın almazlar. Evet mizah kitapları yazıyor ama ben bu kitapları okurken eğitim kitabı niteliğinde okuyorum. Sağ olsun Gülse Birsel'de hayatı ile ilgili bir  çok şeyi paylaşıyor. Açık açık değil tabi düşüncelerini mizah yoluyla inceden belirtiyor. Bu kadının en büyük üç silahı var. Sıkı durun açıklıyorum. Birincisi bilgi birikimi , ikincisi inanılmaz güçlü gözlem yeteneği ve üçüncüsü mizah . Gülse Birsel'in üç büyük gücünü de açıkladıktan sonra kitaba geri dönebiliriz. 



Paylaştığım resimde 19. baskı yazıyor kitap en son 30. baskıya kadar ulaşmıştır. Neden Gürse Birsel bu kadar başarılı derseniz?  Benim fikirlerim ışığında ülkede bu kadar iyi eğitim almış ve bu kadar iyi gözlem yeteneği olan değerler çok az.Hatta elle sayılacak kadar az. Ki sinema ve iletişim alanın da rüştünü ıspatlamış biri. Amerika'dan sinema eğitimi aldıktan sonra çok iyi bir dergide genel müdür oldu.  Çok üzgünüm kadının başarısından kitabına bir türlü dönemiyorum. 

Kitapta toplam 25 bölüm mevcut. Bu bölümlerden evden iş hayatına, sağlıktan sinema sektörüne, güzellikten tatil beldelerine kadar her konuyu mizahi yolla eleştiriyor. Bunu gerçekten iyi beceriyor. Ben bazen kitap okumuyor da film seyrediyorum gibi hissedip kahkahalara boğuluyorum. Ama dediğim gibi benim amacım Gülse Birsel'in hayatında neler yaptığı ve nasıl kendini geliştirdiğini öğrenmek. Bunu bu kitapta karşılayabildim. Bir kere Gülse Birsel'de tevellütten gelen bir geninde bu başarıdaki payından söz etmemiz gerekir. 


Bu kitabı bize neler katacak ? Bu suali de şöyle yanıtlayacağım ; öncelikle çok eğleneceksiniz çünkü mizah kitabı . Çok bilgilenecek siniz çünkü yazarı yürüyen kütüphane . 

Ayrıca Gülse Birsel'in Hürriyet gazetesindeki köşe yazılarına da okumanızı öneririm. Çünkü gündemdeki konulara öyle bir yerden girip en doğru kanıyı yazıyor. Bu benim görüşüm ama onun köşe yazısını çürütecek çok az insan olduğuna inanıyorum.Gülse Birsel'in başka kitaplarını da size önereceğim. İyi okumalar şimdiden. 

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23618260.asp   Bu linkten Gülse Birsel'in köşe yazılarına ulaşabilir ve geçmiş yazılarını da okuyabilirsiniz. 


Kürk Mantolu Madonna




KÜRK MANTOLU MADONNA

  Ahhh Sabahattin Ali ahhh. Bu kitap Türk edebiyatının yüz akıdır. Dünyada aşk romanı denilince aklıma Goethe'nin " Genç Werther'in Acıları " eseri gelir. Türkiye'de ise " Kürk Mantolu Madonna " gelir . Bu kitap ana teması aşk olamaz. Çok derin . Bir kere psikolojik analizler üzerine çok durulmuş.


Hepimiz illaki birine aşık olduk , işte o zamanlar neler yaşadıysak bu kitapta anlatılmış. Biz ne yaşadığımızı ifade etmekte güçlük çekeriz. Hatta tarifinin ne kadar zor olduğundan dem vururz aşkın. İşte değil. Tarifi zor değil. Sabahattin Ali anlatmış işte. Kime aşık oldu acaba Sabahattin Ali? Çok merak ettim. Hangi aşk ona bu romanı şiir gibi, şarkı gibi sayfalara işlemesini nasip etti? 






Kitaba aşk kitabı demek benim gücüme gidiyor. Bu kitap psikoloji kitabı olarak da adlandırılabilir. Çünkü her sayfada bir iç konuşma. Her sayfada kişinin psikolojik durumunun analizi mevcut. Ve o içten, dolu dolu ki okumalısınız. 



Bir günde bitirdim. Ne kadar şaşırtıcı bittiğini anlatamam. Kitap bittiğinde yatağımda uzanmış tavana bakıyordum , ağzım açık bir halde... Üzüldüm de sanki film izledim sonu kötü bitti. Hala etkisindeyim. 






 Sabahattin Ali'nin ilk paylaştığım kitabı ama son olmayacak. Çok değerli bir insan. Ne kadar doğru analizler yaptığını bilmelisiniz. Bir insanın halini bu kadar net anlatan biri olamaz. Bunu başardığı için kitabın içine giriyorsunuz. Dalıyorsunuz Raif ile Maria 'nın aşkına ortak oluyorsunuz artık üç kişilik bir aşk oluyor, çünkü sizde katılıyorsunuz.. 


Kitapta olanlar hakkında bir cümle bile yazmayacağım . Çünkü okuyup şaşırmak sizinde hakkınız. Hatta bu kitabı okuyup duygulara dalmak hakkınız sizi. Bu hakkı elinizden almayın ve bu kitabı kütüphanenize ekleyin. 


Mümin SEKMAN - Her Şey Seninle Başlar



                Uzun bir aradan sonra blogumda tekrar yayınlarımı yapmaya devam edeceğim. Araya zor finaller girdi ve güncellemeleri biraz durdurmak zorunda kaldım. Ama artık daha rahat olduğumdan dolayı çok iyi yayınlar sizi bekliyor. Mesela bugün paylaşacağım kitap önerisini okursanız eğer iyi yayınlar ile başladığımı anlarsınız.

               Kişisel gelişim kitapları hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir çoğunuz kimse ne yapacağımı söyleyemez diyorsanız size Mümin Sekman'dan bir cevap vereceğim. " Bir avukata mesleği hakkında öneriler veremezsiniz. Çünkü o kendi alanında uzun yıllar harcamış , kitaplar okumuş, araştırmalar yapmış, vakit harcamış ve o mevkiye gelmiş. Bende bir kişisel gelişim uzmanı olarak, hayatımın büyük bölümünü kişisel gelişim kitapları okumak ile geçirdim, araştırmalar yaptım, sayfalarca notlar tutum. Kısacası bu konuda kendimi çok geliştirdim ve artık anlatqacak bir şeylere ve haklara sahibim. " der. Bende bu konuda sevgili yazarıma katılıyorum . Bir konu hakkında zaman geçirmiş insanların söyleyecekleri sözleri vardır .


               Bugün size Mümin Sekman'ın " Her Şey Seninle Başlar "  isimli kitabını anlatmaya çalışacağım. Ben bu kitabı iki kez okudum. Bir üçüncüsünü de okuyabilirim. İlk okuduğumda biraz daha toydum ama o kadar çok etkilendim ki anlatamam. İkinci okuyuşumda ise notlar tutum. Size de tutuğum notları paylaşmak isterim. Gerçekten kitabı okuduktan sonra bir şeylerin değiştiğini söyleye bilirim. Bu kitap hayatınıza anlam katabilir, sizi hırslandırabilir, yeni hedefler ekleye bilir, Hedefe ulaşırlken neler yapmanız gerektiğini öğretebilir. Bunlar olasılıklar içinde ama şu kesindir ki; bu kitap sizi bir adım öne taşıyacaktır!


             Bunu size iddia edebilirim. Gerçekten Türkiye'de kişisel gelişim kitaplarında Mümin SEKMAN bir Alex. Her sayfası ayrı bir enerji kaynağı ayrı bir kuvvet kaynağı. Kitabı okurken kendinizle yüzleşirsiniz, yanlışlarınız fark edersiniz, hataları düzeltir ve hayalinize daha yakınlaşa bilirsiniz. Fazla cümleleri uzatmadan kitaptan tuttuğum notları sizinle paylaşmak isterim.




. Bir işin nasıl yapıldığını  biliyorken, bir başkasının yapamadığını görüp dilini tutmak imkansızdır.
. Sadece ölü balıklar tamamen dalgaların götürdüğü yere giderler.
. Bir insan kaybetmeyi nasıl kanıksar ?
. Enerjilerini acıdan kaçmak yerine acıya katlanmaya harcıyorlardı.
. Beynimizi çıkartıp yeni bir beyin takamayacağımız göre , onu çalıştırma şeklimizi değiştirmeliyiz.
,   Bu hikayeyi biliyor muydunuz?
 Yaşlı adam hapisteki oğluna mektup yazar: " Patates ekilmesi için tarlanın kazı yapılması gerekiyor. Yaşlı ve hastayım, yapamıyorum, keşke yanımda olsaydın. "

    Oğlu mektubu okur , hüzünlenir ama hapistedir.  Bu gerçek çaresizlik durumunda yapılacak bir şey yokmuş gibi görünüyordur.
         
      Neyse ki, genç adam bizim gibi düşünmez. Hemen babasına cevap yazar : " Baba, sakın tarlayı kazma, cesetleri oraya gömdüm. "

        Polis cezaevi mektubunu okuyunca hemen harekete geçer, kanıtları bulmak için tarlayı baştan sona kazar , fakat bir şey bulamaz!

      Birkaç gün sonra adam oğlundan bir mektup daha alır:
  " Baba, bu şartlarda elimden geleni yaptım ! "
 Aşılmaz görünen engelleri zeka ve farklı düşünmenin gücüyle aşmak, yaratıcı başarı tarzıdır.

                Bu paylaştığım çok ama çok ufak bir bölüm. Kitaptan bir sayfa bile paylaşmadım. Ama kabul edin ki etkileyici. Mümin Sekman 'ın diğer kitaplarını da blogumda paylaşacağım. Kitaba her yerden ulaşabilirsiniz. İyi okumalar dilerim.

Hazırlık Aşamasındaki Film Projeleri....



             Hazırlık Aşamasındakiler...


THE EXPENDABLES 3 

             " The Expendables 2 / Cehennem Melekleri 2 " daha vizyondayken seriye 3. filmin geleceği ilan edilmişti. Zira ortada 575 bin dolar hasılat elde etmiş, karlı bir seri vardı. Elbette bu başarıda aksiyon filmlerinin efsane yıldızlarının payı büyüktü. İkinci film Jason Statham ,Jet Li , Bruce Willims , Dolph Lundgren ve Arnold Schwarzenegger'in yanına Chuck Norrıs ve Jean-Claude Van Damme'in da katkısıyla, ilkine göre daha zengin bir kadroyla geldi ekrana.  " The Expendables 3 " kadrosunda  Clint Eastwood, Harrison Ford, Wesley Snipes ve Nicolas Cage ile görüşmeler halen sürüyor. Yönetmen ise sonunda netleşti. Sylvester Stallone'nun da onayıyla Avustralyalı Patrick Hughes, 2014'te vizyona girmesi planlanan filmin yönetmen koltuğuna oturacak.

FURY   



          "Training Day/ İlk Gün " ün başarılı senaristi David Ayer, ister yazsın ya da sadece yönetsin, beyazperdede, sokakta geçen suç öykülerini tercih ediyor. Yeni projesinde ise bu geleneği yıkacağa benziyor. Zira " Fury "de, 2. Dünya Savaşı döneminde geçen, askeri bir macera anlatacak. Film, Nisan 1945'te Naziler'in kalbine ölümcül bir saldırı düzenlemekle görevlendirilmiş bir grup askerin kahramanlık öyküsünü konu alıyor. Grubun liderini Brad Pitt canlandıracak. Şu sıralar Shia LaBeouf'un da kadroya katıldığı söyleniyor. Çekimlerine bu sonbaharda başlanacak film, 2014 sonunda vizyona girecek.


THE WOLF PACK 

       

         18 Ekim 2013'te tüm dünyada vizyona girecek " The Wolf Pack " için geri sayım başladı. Teknik ekip ve başrol oyuncularının heniz açıklanmadığı filmde, dolunay zamanı 3 farklı kıtada geçen 3 farklı hikayeyi anlatacak. Çekimler İngiltere, Rusya ve Türkiye'de yapılacak . İstanbul-Karaköy'de gerçekleşecek çekimler için yardımcı oyuncular aranıyor.Başvurular 15 Mayıs'tan itibaren www.thewolfpackmovie.com adresinden yapılabilir.

MISS JULIE 



                 Ingmar Bergman'ın kadim oyuncusu Liv Ullmann, 75 yaşında yeniden yönetmen koltuğuna oturdu.
Hemde zamanınca bolca tartışılmış bir oyunun uyarlaması ile.  İsveçli yazar August Strindberg'in 1888 tarihli ve aynı adlı oyunundan uyarlanan " Mıss Julıe " nin başrollerini Jessica Chastain , Colin Farrell ve Samantha Morton paylaşıyor. 19. yüzyılın sonlarında geçen hikaye, aristokrat aileye mensup bir kızın , babasının uşağı ile yaşadığı , ait olduğu topluluğa ters ama tutku dolu ilişkiyi anlatıyor. Film önümüzdeki sene vizyona girecek.



BU BİLGİLER SİNEMA DERGİSİNİN MAYIS AYI EKİNDEN ALINMIŞTIR....

En Çok Satan Kitaplar...




Sinema Kitapları ....

                                   



        Sinemayı hobi olarak görenlerin , ciddi olarak uğraşmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken iki kitap..
        Heinz Peter Schwerfel'in, Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi adlı kitabı RES Yayınları'nca Almanca orijinalinden Çağlar Tanrıyeri tarafından çevrilerek yayınlandı. Schwerfel sinemanın, özelikle 1960'lı yıllardan bu yana güncel sanatçılar tarafından nasıl kullanıldığını taşıyor bu kitapta. Deneysel sinema ve video art arasındaki belirsiz ayrım, popüler sanatçıların Hollywood ile ilişkisi, avangart Avrupa sinemasının güncel sanat ile akrabalığı, kitapta irdelenen konulardan bazıları...



         Fatih Akın, sinema yaşamının ve bugüne dek çektiği tüm filmlerin öyküsünü, Doğan Kitap'tan çıkan " Sinema, Benim Memleketim " adlı otobiyografik kitabında anlatıyor. Soru-cevap yani röportaj formatında hazırlanmış kitapta sadece Akın'ın sinemasının ayrıntıları değil, gurbetçi bir ailenin çocuğu olarak Hamburg'daki ilk gençlik yıllarını, üyesi olduğu çeteler ve ailesi hakkındaki ilginç detayları bulmakta mümkün.


BU BİLGİLER SİNEMA DERGİSİNDEN ALINMIŞTIR. (19/05/2013)

İşte Sayın Schwerfel!in Altyazı Dergisi İle Yaptığı Söyleşi...


‘Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi’ adlı kitabın yazarı Heinz Peter Schwerfel, İstanbul Film Festivali’nde deneysel sinema üzerine ‘Serbest Radikaller’ başlıklı bir söyleşi gerçekleştirmişti. Schwerfel, 11 Mayıs’ta Dirimart ve Santralistanbul’da görme şansına erişeceğimiz Shirin Neshat sergisinin de küratörü. Schwerfel’le, kitabının temel mevzusunu, çağdaş sanat ve sinemanın ilişkisini konuştuk.
SÖYLEŞİ: EVRİM KAYA
RES yayınlarınca Türkçeye kazandırılan ‘Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi’ adlı kitabın yazarı Heinz Peter Schwerfel, Dirimart için gerçekleştirdiği projeler sayesinde Türkiye’de tanınan bir isim. Esasen, 1982 yılından itibaren Jannis Kounnellis, Alex Katz, Daniel Buren gibi sanatçılar ile Cees Nooteboom, Jean Baudrillard ve Peter Sloterdijk gibi yazar ve düşünürler üzerine çektiği monograf belgeselleri ile biliniyor. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olan ve ‘Serbest Radikaller – Deneysel Sinema Üzerine Bir Söyleşi’ etkinliğinde sinema ve çağdaş sanatın kesişim noktalarından bahseden Schwerfel, İstanbul’da hem kitabını tanıttı hem de 11 Mayıs’ta Dirimart’ta açılacak Shirin Neshat sergisi için hazırlıklarını sürdürdü. Bu arada biz de kendisiyle bir söyleşi yapma şansı bulduk.
Kitabın ismi ‘Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi’. Bu ilişkiyi bir aşk hikayesi olarak yorumlamanızın arkasında ne gibi nedenler var? Aşk sanki ayrılıp birleşmeleri, kavgaları, iktidar çatışmalarını da içeren bir kavram. 
İktidar çatışmaları demek abartılı olur ama aklımdan geçen tam olarak şuydu:  Almancada Beziehungskistedediğimiz bir şey var: ilişki kutusu. Aşk ilişkilerinde kıskançlık, aldatma vardır, bir taraf diğerini baştan çıkarır. Bu anlamda ben duygusal iktidar çatışmalarından söz ediyorum. Bir de çok eski bir hikaye bu, geçen yüzyılın başından beri devam ediyor. Sinema yeni bir araç olarak ortaya çıktığında onu ilk deneyenler Man Ray gibi, Hans Richter gibi sanatçılardı. Bu yüzden ben bu ilişkiyi kimi zaman birinin, sonra ötekinin güçlü taraf olduğu uzun soluklu bir aşk hikayesi olarak görüyorum. Bazen bir taraf ayrılmak isteyip de geri dönüyor, bazen başka birini baştan çıkarmak istiyorlar. Bir öyle bir böyle olmuş bir ilişki. Hikayenin başında çok yoğun yaşanan anlar olmuş. İnatla sinemaya girmek isteyip başarısız olan sanatçılar var. Mesela Dali’nin Spellbound’da mutlaka Hitchcock’la çalışmak istemesi gibi. Sonra arkası gelmemiş. Ya da Andy Warhol Hollywood’a girmek istemiş, başaramamış. 90’larda Cindy Sherman bir sinema filmi çevirdi, David Salle bir film çekti. İkisi de başarısız oldular. Bu işi bir şekilde başaran bir tek Julian Schnabel oldu belki ama bir hedef olarak kaldı hep iki taraf için de: Hem sanatçılar sinemaya girmek isteyip durdular, hem de sinema sanattan çalmaya çok çalıştı.
Sanattan kastınız belli ki güzel sanatlar. Kitapta da bahsettiğiniz üzere filme yedinci sanat demek gibi bir adet vardır. İnanmıyor musunuz siz buna?
Fransa’da öyle söylenir, doğru. Bir anlamda inanıyorum çünkü büyük sanat yapıtları olan büyük filmler var. Eisenstein, Antonioni benim için büyük sanatçılar aynı zamanda. O anlamda ben de Fransızlar’a katılıyorum: sinema sanat olabilir. Ama olmak zorunda değil, çünkü bir yandan da büyük bir endüstriden söz ediyoruz. Sinemacıların yüzde doksan beşi aslında endüstriyle ilgili insanlar. Asla Spielberg’den bir sanatçı olarak söz etmem. Hollywood’u bir hammadde olarak kullanmış olan çok sanatçı var, sanatla oynamayı seven filmler de var. Coppola, Lucas ve Spielberg Kurosawa’nın son filminin yapımcılığına soyundular, yani sinemacılar sanata bakıyor ve sık sık ilgileniyorlar. Ama doğrusu, bugün sanatçı olduklarını söylememizi sağlayacak bir el yazısına sahip yönetmen kalmadı pek. Gittikçe de azalıyor.
Kitabı Türkçe baskı için güncellemişsiniz. Neler değişti?
İki açıdan güncelledim: Yeni isimleri en azından bahsedecek kadar içermeye çalıştım. Mesela Steve McQueen üçüncü filmini çekiyor, halbuki ben 2004te kitabı yazdığımda daha başlamamıştı. Bir de, Türkiye’yi çok bilmiyorum ama en azından bildiğim isimleri eklemeye çalıştım. Kutluğ Ataman, Nuri Bilge Ceylan gibi. Nuri Bilge Ceylan’ın çok sanatsal bir film dili olduğunu düşünüyorum. Resme dayanan bir sineması var ve bu anlamda çok önemli. Işıklandırması, manzarayı kullanması, kompozisyonu resimden bağımsız düşünülemez. Ataman ise yeraltından, eşcinsel, militan sinemadan geliyor, bu yüzden önemli. Bir de tabii sanatçı olarak da film yapmayı sürdürüyor.
Türkiye’de Garibaldi projesi diye bilinen, yine sanatla sinemanın kesişimi ile uğraşan bir projeye küratörlük yaptınız. Buradaki işler nasıl seçildi?
Bu proje sinemacıların yaptığı gibi kurmaca ve hikaye içeren filmler yapan sanatçıları bir araya getiriyordu. İsmi de zaten Storytellers / Hikaye Anlatıcıları. Yani belgesel, deneysel filmler yerine bildiğimiz kurmaca sinemadan ilham alan ve hikayelerini anlatmak için yeni diller yaratmaya çalışan insanların filmlerini gösterdik. Her sanatçı bir açıdan farklıydı; örneğin Isaac Julien ressamdı ve kamerasından ışığına bir ressam bakışı belirgin olarak hissediliyordu.  Salla Tykkä gibi başka sanatçılar sinemadan ilham almışlardı, Hitchcock’tan etkilenmiş olsa da kendine ait bir kurmacası vardı Tykkä’nin. Aslında bütün program yeni bir görüntü dili yaratmak isteyen sanatçılar için kurgulanmıştı.
Kitapta gerçekliğin sinemadan çekildiğini, televizyona ait bir değere dönüştüğü tespitini yapıyorsunuz. Oysa gerçeklik iddiasında olan filmler de var ve televizyonun gerçeklikle ilişkisi de epey sorunlu…
Bence sinema algının belirli bir türüdür. Tüm yönetmenler yapay bir şey yapar. Gerçeklik başka bir şeydir; her şey sahnelenmiş, planlanmış, oynanmışken gerçeklikten söz etmenin anlamı yoktur. Sinemanın belgesel bir gerçekliği yoktur, ama bir yandan da opera gibi, tiyatro gibi bir kurmacadan da söz etmiyoruz, bu anlamda büyük bir gösteri de değildir. Sinema gerçeklikle o gösterişli kurmacanın ortasında bir yerde durur. Varsa da kendine has bir gerçekliği vardır. Sosyal algının bir türü olduğunu unutmamak gerekir. Ne tam olarak gerçeklikle bağı olan ne de olmayan bir şeyle karşılaştığımız bir çeşit deneyimden söz ediyorum. Ama bir yandan da böyle bir deneyim olarak tanımlanan sinemayı kaybetmeye başladık. Onun yerine opera gibi büyük, gösterişli yapay kurmacalara yaklaşıyor film. Birtakım eski fikirlerin ustalaşmış bir elden çıkan tekrarları var, o yüzden de gerçeği algılama işlevini yitiriyor. Televizyon da gerçeklikten uzaktır elbette, ama o gerçeklikle farklı bir biçimde oynar. Tamamen manipüle edilmiş bir gerçekliği vardır televizyonun ama belgeseller de öyle değil midir zaten?
Siz de belgesel filmler yapıyorsunuz. Siz nasıl çalışıyorsunuz belgesel yaparken?
Ben de yapay bir gerçeklikle uğraşıyorum. Bir anlamda gerçekliğe yaklaşmaya çalışıyorum, ama bu birebir gerçekliği yeniden kurmaya çalışmakla olmaz. Yine de bir derecelendirme yapmak mümkün galiba. John Cassavetes gibi tamamen yapay olup da gerçeklik yanılsaması yaratan işler yapsanız da Coppola’yla kıyaslayınca gerçekliğe daha fazla yaklaştığı doğrudur. Ben sanat ve kültürü konu alan belgeseller yapıyorum ve elbette sanatın gerçekliğine bir şekilde yaklaşmaya çalışıyorum. Ama tamamen kurmaca bir yolculuğa çıkıyorum aslında. Amacım izleyiciyi normalde ilgisini çekmeyen bir sanat eserine bakması yönünde baştan çıkarmak oluyor. Gerçekliği kopyalamak değil kurmaca bir yolculuk yaratmak. Asıl yaptığım iş sahnelemek, bunun hep farkındayım. Sinemada gerçekliğe yaklaşma iddiasında olan okullar var. Bu aralar ‘Berlin Okulu’ gerçekçilik iddiasında. Halbuki hepimiz biliyoruz ki bu gerçekçi filmlerde her şey basbayağı yalandır. Christian Petzold’u ele alalım… Ben bu filmleri çok seviyorum ama yapaylıklarının altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçekliği yeniden kurmak mümkün değildir, kimin daha çok yaklaştığını da bilmiyorum. Şunu biliyorum: gerçekliğe en kısa çizgiyle ulaşılmaz. Petzold oyuncu kullanarak, yani dolambaçlı yoldan giderek bir belgeselciden daha çok yaklaşıyor olabilir. Onun yaptığına gerçeklik diye bakmak yanlıştır. Bugün edebiyatta bir otobiyografi modası var. Elbette çoğu yalan dolu, kim gerçekliği anlatabilir ki? “Gerçek bir hikaye” dendiğinde de biliyoruz ki söz konusu olan asla gerçek bir hikaye değildir.
8 yıl boyunca Köln’de sanat filmleri bienali KunstFilmBiennale’nin direktörlüğünü yaptınız. Bundan biraz bahseder misiniz?
Önce şunu söyleyeyim: Bienal bitti ama Nisan sonunda yeni bir organizasyon var. Adı Kino der Kunst, ‘Sanat Sineması’. Münih’te gerçekleşiyor. Biraz Storytellers’a benziyor, yani yalnızca kurmaca ve hikaye ile çalışan sanatçıların filmlerini gösterecek. KunstFilmBiennale hem sanat filmlerini, belgeselleri hem de sanat statüsü olan sinema filmlerini içeriyordu. Yani sanatsal anlamda alışılmışın dışında bir özelliği olan filmleri de. Aslında müzeler sanat filmleriyle dolu, bu gibi filmler yapan bir sürü de insan var, özel bir şey yapıyor değiliz. Kitapta da gösterdiğim gibi şu an havada böyle bir şey var. Aşk hikayesinin mutlu bir ânını yaşıyoruz, sinema ve sanat iyi anlaşıyorlar.
Peki bunun pazar açısından bir karşılığı var mı yoksa desteklerle sürdürülen bir şey mi?
Pazar anlamında düşünürsek, sanatın durumu çok iyi. Çok şey satılıyor, hatta iyi sanat, talebi karşılamaya yetmiyor. Ama film yapan sanatçılar satışı pek kolay olmayan bir iş yapmış oluyorlar. Aslında ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Yani sanatçı filmleri başka işler gibi hızla metalaşamıyorlar. Bu da bir çeşit açıklık, özgürlük anlamına geliyor. İkincil bir pazar yok, mesela Shirin Neshat’ın bir enstalasyonunu açık arttırmada satamazsınız. Koleksiyonlara, müzelere satılıyor ve orda da kalıyor bu işler. Ben olumlu bulsam da sanatçıların hoşuna gitmiyor elbette, çünkü çok para kazanmak stabil olmalarını sağlar, böyle bir güvene gereksinim duyuyorlar. Tanıdığım sanatçıların çoğu kendi filmlerinin yapımcılığını da yapıyor, bu da zor bir iş. Boya için on avro harcayacakken masraf birden on bin avroya çıkmış oluyor. Bir filme 200.000 dolar bütçe gerekiyorsa çeşitli yollar bulunuyor ama. Müzelere önceden satmak vs. Elbette kolay değil; film pahalı bir araç, biliyoruz bunu zaten.
11 Mayıs’ta açılacak bir Shirin Neshat sergisinin küratörlüğünü yapıyorsunuz şu an. Bu sergiden bahseder misiniz biraz? 
Shirin Neshat bugüne kadar Müslüman bir ülkede hiç sergilenmemiş. Ana teması hep Batı ile İslam toplumu arasında bir yüzleşme olan bir sanatçı için çok tuhaf bir durum bu. İran gibi sert bir İslam rejiminden gelmesi önemli tabii, ama genel olarak İslam kültürüyle ilişkisi var. Hem eski videoları hem de hiç gösterilmemiş fotoğrafları kullandığımız bir sergi bu. Arap Baharı’ndan sonra Mısır’da çektiği fotoğraflar var ki daha önce sergilenmedi onlar. Shirin için bir İslam ülkesinde sergilenmek çok önemliydi, bunu göz önünde tutarak, daha çok ortaklıkları öne çıkaran seçimler yaptık. Rumi gibi şairleri, Doğu müziğini çok kullandık.

Gülse Birsel YAZLIK..

   
 
        Bugün sizlere okuduğum en güzel kitabı önereceğim. Hepimizin sevdiği , ilgi ile takip ettiği Gülse Birsel'in " Yazlık " isimli kitabını anlatmaya çalışacağım. Bu kitap Gülse Birsel'in 2011 yılında çıkartı. 50.000 adet Turkuvaz Kitap Yayın evinden yayımlandı. 


               Ancak bu kitabın başarısı Gülse Birsel'in 2009 yılında çıkardığı " Velev Ki Ciddiyim ! " isimli eseri kadar çok basmadı. Ama inanın iki kitapta birbirinden güzel.. " Velev Ki Ciddiyim ! " 26. baskı başarısına ulaştı. 


               Gülse Birsel şahsen karakterine bayıldığım, kendisine özendiğim bir sanatkardır. Öncelikle akademik eğitimine büyük bir saygı duyuyorum. Gerçekten kendini eğitmiş , mürekkep yutmuş bir kadın. Hayata bakış açısı çok farklı, kendine ait bir imajı var. Gerçekten bir filmini izlediğimde, bir yazısını okuduğumda bu eserlerin kolayca Gülse Birsel'e ait olduğunu anlayabiliyorum. Çünkü kendi çizgisi var kadının. Zaten hayatta kendi imajı olan, çizgisi olan insanlar iz bırakabilir.

                " Yazlık " kitabına gelince içeriği çok güncel. Kendi hayatından , gözlemlerinden yola çıkarak mizah yapıyor. Ve bunu hakkını vere vere başarıyor. Ben kitabını bir günde bitirdim. Elimden bırakamadım. Okurken gülücüklerime sahip çıkamadım. O kadar eğlendim ki. 

                 Bir kere kadın hayattaki en ince en komik yerleri yakalıyor. Bunun için çok sağlam bir gözlem yeteneğine sahip olması gerekir ki Gülse Birsel'de çok sağlam bir gözlem yeteneği var. 
  


Size küçük bir  bölümü yazmak istiyorum;

     DAVETSİZ MESAJCILARA VEDA MEKTUBU !

            
               Allah dualarımı kabul etti!

               Siyasi içerikli veya doğrudan pazarlama vesairenin yapıldığı e-posta ve SMS mesajları artık kullanıcının önceden iznine tabi olacak. İzinsiz yollayana sağlam para cezası kesilecek !

              O ne hayırlı kanun tasarısıdır ki, artık en yakın arkadaşımın ameliyat sonrası sağlığı ile ilgili mesaj beklerken biip biip'in ardından penis büyükme aleti konulu SMS geldiğinde gönderenin çatır çatır 100 bin TL para cezası ödeyeceğini bileceğim!

             O ne aklıyla bin yaşayası milletvekilidir ki , artık bir Cumartesi gecesi evde senaryolarla cebelleşirken " Cıstık Bar'da bu gece canlı müzik ve sabaha kadar fidayda," mesajına " Benim gece hayatım yok olum ya, bir daha da bana bu mesajları yollamayın, çalışıyorum, kafamdan dumanlar çıkarken elalem eğleniyormuş bana ne, asabım bozuk, yakarım," cevap verecek ve karşı tarafın kanunen mesajları sonsuza kadar kesmek zorunda olduğunu bilerek kendi kendime sırıtabileceğim !



              Bu bölümü rast gele seçtim size yazmak için. Kitap bu örnek gibi birçok eğlenceli konu ile devam ediyor. Ayrıca kitabı okurken yanınıza bir sözlük alın çünkü Gülse Birsel'in derya deniz bir kelime hazinesi var. Bu güçlü kelime hazinesi ile tek başımıza mücadele edemeyiz. Size şiddetle Gülse Birsel kitaplarından birini okumayı öneriyorum. Bütün kitaplarını paylaşacağım şahsen ben ....

Anton Çehov Ve Hikayeleri...


Bugünkü yazımda dünyaya mal olmuş, bir hikaye yazarından bahsedeceğim. Edebiyatla ilgilenenler onu mutlaka tanır ve kesinlikle sever. Ben kendisini dilim döndüğü kadar anlatmaya çalışacağım. Hocamın tavsiyesi ile kendisinin hikayelerini okudum ve çok etkilendim. 

Önce Anton Çehov'u tanıyalım çünkü; onu tanımadan hikayelerini okursak birçok şey yarım kalır. Tagonrod'da doğar, ailesi ile Moskova'ya taşınır ancak; eğitimi nedeni ile o Tagonrad'da kalır. Üniversitede tıp okur. Tıp okuduğu için ilk eserlerin de bu alanda konular yer alır. Hikayeden önce oyunlar yazar. Mezun olduktan sonra doktor olarak çalışmaya başlar. Ancak yazarlık yönü ağır basar ve doktorluk mesleğini bırakır. " Yeni Zaman " adlı dergide hikayeler yazmaya başlar ve ünü tüm ülkeye yayılmaya başlar. Bu dönemde Puşkin ödülünü kazanır. Sağlık sorunları nedeni ile Kırım ve Güney Avrupa'ya gezilerde bulunur. Verem hastalığının başlangıcındadır. Daha sonra doktor tavsiyesi ile Kırım'da yaşamaya başlar. Burada Tolstoy ve Gorki ile yazışmaya başlar. Tiyatro sanatçısı Olga Knipper ile evlenir. Verem hastalığının çok ilerlemesi nedeni ile Almanya'ya hastaneye gider. Almanya'da hayatını kaybeder ve cenazesi Moskova'ya yollanır.

                               Çehov'un babası çok disiplinli biridir . Bu nedenle babasından çok zulüm görür ve eserlerinde çokça yer verir.


                       Çehov çok büyük bir hiciv ustasıdır. Bence bu yönü çok vurgulanmıyor. Daha çok anlatmayıp size bir hikayesini yazacağım. Bu hikayeden ne kadar büyük bir hiciv ustası olduğunu anlayacaksınız.

                                           -   KÖPEKLERLE SOHBET  - 


                   Ay ışığının parlak olduğu soğuk bir gündü. Aleksey Ivanıç Romansov avlunun dış kapısını yavaşça açarak içeriye girdi. Birden Vali Pavel Nikolaiç'i hatırladı. Ne kadar da büyük bir adamdı diyerek gözlerinin önünde hayatı canlandı.

                 - Rrrr! diye bir ses duydu yakınlardan. Romansov uzağa baktığından iki adım ötede kocaman, neredeyse bir kurt köpeği kadar büyük siyah bir köpek gördü. Köpek oturmuş bir vaziyette zincirle oynuyordu. Köpeğin yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Omuzlarını gererek başını salladı ve yüzü gülümseme ifadesini bürüdü.

                 -Rrrr! diye tekrarladı.

                 Filozof Romansov ellerini uzatarak:

                - Anlamadım! Sen, insana böyle havlıyorsun ha...? İlk kez böyle bir ses duydum. Biliyor musun, insan dünyadaki en akıllı varlıklardan biridir. Bak ben bir insanım. Sence ben nasılım? İnsan mıyım? Yoksa değil miyim? Anlat hadi, dedi.

                - Rrrr...!

                   Romansov tekrar elini uzatarak:

                - Ayağını uzat! Hadi çabuk uzat! Uzatmak istemiyor musun? O zaman uzatma. Bizde zaman zaman öyle yaparız.Hadi gel senin suratına bir şaplak indireyim. Dayanamadım işte, kanım kaynadı birden!

                 - Rrrr.....Hav!...Hav!....
               
                 - Hımm...Isırmak istiyorsun ha...?

                 Peki! Demek insan olduğum seni hiç ilgilendirmiyor ha! İnsanın en akıllı hayvan olduğu da seni ilgilendirmiyor öyle mi, demek sen Pavel Nikolaiç'i de ısırırsın ha? Evet! Pavel Nikolaiç'in önünde herkes eğiliyor, sen ise hiç ilgilenmiyorsun, yanlış anlamıyorum seni değil mi?

                 - Rrrr...Hav! Hav !

                - Dur ısırmasana be!  Hey sana dedim, doğuyoruz, yaşıyoruz, yiyip içiyoruz ve sonra ölüp toprak oluyoruz.
 Hiçbir değeri kalmıyor. İşte sen hiç bir şeyden anlamayan sadece bir köpek parçasısın! Keşke insanı biraz olsun anlayabilseydin.

                Romansov başını köpeğe doğru çevirerek tükürdü:

                - Pislik, sen beni kolejin sekreteri, kendini ise doğanın üstün yaratığı sanıyorsun değil mi? Yanılıyorsun ! Ben rüşvetçi riyakar biriyim! Pislik!

               Hızla göğsünü yumruklayarak ağlamaya başladı.

               - Kulağına bir şey fısıldayacağım. Yegor Kornyuşkın'i benden dolayı kovduklarından haberin var mı? Sence kim olabilir? Kurumu iki yüz rubleye alıp Surguçev'in üzerine atan? Ben değil miyim? Pislik ve yalancı !

               Romansov gözyaşlarını silerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

             - Isır ısır, hadi yesene! Yüzüme kimse diyemese de herkes ne kadar pislik olduğumu biliyor; ama yüzüme gülümseyerek övgüler yağdırıyorlar. Keşke bir kişi çıkıp da suratımı adam akıllı bir dağıtsa!

             - Yesene it! Isır! Parçala ahlaksızı !

            Romansov'un birden ayağı sendeledi ve köpeğin üstüne düştü.

            - Parçala pisliği dedim sana! Ne duruyorsun?

             - Üzülme, acısa da affetme sakın! Al ellerimi ısır! Ha...kan akıyor! Hak ettin işte! Affedersin ! Kürkümü de parçala! Rüşvetle aldım. En yakınımı aldattım, ondan aldığım parayla kürk aldım, neyse vakit epey oldu. Gitmeliyim hoşçakal köpeğim!

              - Rrrr...

             - Romansov köpeği okşadıktan sonra bir kez daha ısırması için elini uzattı, kürke sarılıp kapıya doğru yönelerek gözden kayboldu. Ertesi gün uyandığında Romansov ellerinin ve ayaklarının sarılmış bir vaziyette olduğunu görünce çok şaşırdı. Yanı başına ise ağlamaktan gözleri şişmiş eşi ve doktoru duruyordu.
            

Anton Çehov - Hikayelerden Bir Demet - İlya İzmir Yayın... Bu bilgilerle Anton Çehov'un kitabına ulaşabilir diğer hikayeleri okuyabilirsiniz. 

  

Ayşe Kulin Ve Başımıza Gelenler...


Yeryüzünde yüzlerce kültür var. Ben bu kültürleri dünyanın zenginliği olarak görüyorum. Hepsi birbirinden çok farklı, çok şaşırtıcı... Etnik kimlikler, gelenekler, görenekler hepsi zenginlik ve ayrı bir tat. Bu zenginlik çok güzel bir şey olmasına karşılık bazen çok can yakabiliyor. Mesela Türk-Kürt etnik kimliği gibi... Her kültürün olaylara bakış açısı farklı. Mesela; farklı kültürlerin yazarlarını düşünün, önce kendi kültürlerince anlaşılır ve sevilirler. Evrensel bir yazar olsa da, evrensel konuları işliyor olsa bile önce kendi kültüründe benimsenir.

Bugünkü yazımda bizim kültürümüzde en çok benimsediğimiz yazarımız Ayşe Kulinden bahsedeceğim. Ve Ayşe Kulin'in " Gizli Anıların Yolcu " ve " Bora'nın Kitabı" adlı eserlerinden bahsedeceğim. Ayşe Kulin 2011'in en çok kazanan ve satan yazarı oldu. Bu başarıyı " Gizli Anıların Yolcusu " adlı eseri ile kazandı. 


Ayşe Kulin " Gizli Anıların Yolcusu " kitabının devamı olan " Bora'nın Kitabı "'nı da 2012 yılında çıkardı. Nehir roman dediğimiz işi başardı Ayşe Kulin. Yani aynı konuyu birden fazla kitapta işledi. 

Gizli Anıların Yolcusu'nu okuduğum zaman çok ama çok etkilenmiştim. O kadar derin ve ayrıntılı bir araştırma yapılmış ki hayretler içinde kaldım. Kitabı okuduktan sonra Ayşe Kulin'in 

bir çok röportajını okudum. Bu kitabı gayler üzerine yazan Ayşe Kulin bunu gay hayranlarının ricası üzerine yazmış. Gay hayranları birleşip bizimle ilgili bir kitap yazmanı çok istiyoruz demişler. 

Bunun üzerine Ayşe Kulin gayler üzerine birçok kitap okumuş ve doluca araştırma yapmış. Hatta" Gizli Anıların Yolcusu " adlı kitabında 2011 de gay ikonu seçilen Hande Yener'den de bahsetmiş. Şaşırdığım nokta gay ikonu olan popüler şarkıcımız Hande Yener'in gay ikonu olduğunu çok az kişi bilir. Hatta gayle bile bilmiyorlardır. :) Bunu düşününce Ayşe Kulin'in ne kadar büyük bir araştırma yaptığını görüyoruz. 

Bu iki kitapta, Bora adında genç , doğulu bir gay ile İlhami adında evli, bir çocuğu olan, orta yaşlı bir adamın aşkından bahsedilmiş. Bu konu üzerine birçok kitap yazılmasına karşılık Ayşe Kulin'in elinden çıkınca o kadar itici gelen bu konunun kitabı milyonlar satıyor. Belki de artık marka çağındayızdır!!! 
  


  Ötekileştirme, herkesin zalimce yaptığı bir davranış. İki üniversite bitirmiş, çok entelektüel bir insan bile çocuğunun gay ya da lezbiyen olmasına tahammül edemez. Hele Türkiye'de gay olmak çok zor bir iş. Onlara yaşam alanı maalesef ki hiç yok. Hayatları cinayetler ve tehditler ile dolu. Çok az seçenekleri var. Ya ailelerinden kaçıp seks işçisi olacak ya da hayatı boyunca rol yapıp kendi kimliğini saklayacaklar. Bazen istisnalarda oluyor. 

Ayşe Kulin bu kitabı yazdığı için ve ötekilerin sesini duyurduğu için çok mutlu olduğunu belirtiyor. 


Gerçekten de seslerini duyurdu. Benim gaylere karşı bakış açım , fikrim ve duygularım değişti. Daha ılımlıyım artık. Gizli Anıların Yolcusu'nda İlhami'nin gözünden olayları ve düşünceleri görüyoruz. 420 küsurluk bir kitap. Bora'nın Kitabı'nda ise Bora'nın gözünden her şeyi görüyoruz. 299 küsurluk bir kitap . 

Bu kitaplarda aynı konu işlenmesine rağmen birbirinden çok farklı iki kitap gibi ustaca yazılmış. Her sayfa, her paragraf, her satır birbirinden farklı.

 Kitaplarda bir cinayet var ve perde arkasını tam anlamıyla iki kitabı da okuyunca çözeceksiniz. Bu iki kitap sürprizlerle dolu. Ayşe Kulin'in parmaklarından resmen sanat akmış. Bu iki kitap benim kitaplığımın baş köşesinde, sabırsızlıkla üçüncüsünü de bekliyorum. Okuyun , inanın çok seveceksiniz.

Bu yazımda sadece Ayşe Kulin'in kitaplarından bahsedecektim ama size kıyamadığım için çok güzel ama çok güzel bir film önereceğim. Josh Duhamel ile Katherıne

Heıgl'in başrolleri paylaştığı filmin adı" Başımıza Gelenler! " . Tam anlamıyla bir aile filmi.

Filmin türü romantik-komedi. Emin olabilirsiniz ki hem çok duygusal hem de çok ama çok komik bir film.

Bu filmde her şey tadında bırakılmış. Kast seçimi mükemmel oturmuş. Birbirinden nefret eden iki kişiyi kader bir araya getiriyor ve biliyorsunuz ki nefretten sonra büyük bir aşk başlıyor. Ama film benim anlattığım kadar basit değil. İsteyenlerle iddiaya girerim bu filmi bir kereden fazla izleyeceksiniz. Filmde üçüncü bir karakterimizde bir bebek. Tatlılığı ekrandan odanıza taşacak. :) Biraz gülmek ve güzel duygulara dalmak istiyorsanız buyurun " Başımıza Gelenler! "'i izleyin. Şimdi sizi fragmanla baş başa bırakıyorum. Fragmanda bile çok eğleneceksiniz. Kendinize iyi bakın görüşmek üzere... :)

Türk Edebiyatında "İskender" ve "Talihsiz Serüvenler Dizisi"


Bugün sabah çok erken uyandım, camdan dışarıya baktım. Dünya inanılmaz güzel, kuşlar ve ağaçlar olmak üzere bir harika her detay. Büyük bir nefes aldım, kuşları dinledim, güneşi ağaç yapraklarının arasından izledim. Biraz durdum ve bu güzel dünyadan bütün teknolojileri çıkarsak ne kadar güzel olur diye düşündüm. Böylece araba egzozları, fabrika bacaları ve pis atıkları, dayanılmaz gürültü kirliliği, sosyal medyanın insanlar üzerindeki olumsuz etkileri olmadan dünya daha da güzel olur diye düşündüm. Bunları düşünürken içim huzur doldu. Gerçekten teknolojinin olumsuz yönlerini düşününce ilkel insanlara özeniyorum. Bu çok derin bir konu içine dalmadan kıyısından dönelim en iyisi.

"Fareler ve İnsanlar'ın" Özelliği ve "Sucker Punch'un" Verdiği Hırs


Hayat çok hızlı, hızlıca akıp gidiyor, şelale misali...Adeta bir maraton. Sanki koca bir sistemle ilerliyor. Yavaşlayıp, soluk aldığın an sistem seni dışarıya atacak gibi. Bir gün içinde kaç duyguyu tadıyoruz. Duygudan duyguya atlıyoruz. Duygular birbirine giriyor, karışıyor. Bazen duygularımızı ifade etmekte, onlara isim koymakta zorlanıyoruz.

 Dünyada duygularını çok iyi tanıyanlar, onlara doğru isimleri koyanlar her zaman ön plana çıkıyor, dikkat çekiyor. John Steinbeck. duygu yoğunluğunu bilen, gerçekçi, sürükleyici, akıcı bir yazardır. Edebiyat alanında Amerika'nın dünyaya kazandırdığı bir kalem ustasıdır. Romanları ile dünyada raman sever insanların gönlünü çelmiştir. Bence Amerika'nın dünyaya kazandırdığı en güzel insanda John Steinbeck'tir. Bu yazımda size Steinbeck'in "Fareler ve İnsanlar" adlı eserini elimden geldiğince size anlatmaya çalışacağım. Kitabı okumadıysanız büyük bir kayıp içindesinizdir. Benim için kitaplar arasında en güzel yere sahiptir. Kitapta olaylar iki arkadaşın arasında döner. Betimlemeler ve psikolojik analizler bir kitapta bu kadar kısa ve öz, bu kadar güçlü ve ustaca yapılabilir. İki arkadaşın başına gelen talihsiz olaylar, birbirlerine duydukları sadakat ve sevgi okuyucuyu kitaba bağlıyor. Çok zor bir hayatın acılar, talihsizlikler, güçlükler içinde yaşadığı güzel ve duygusal bir aşk sığdırıyor Steinbeck. Kötü bir son bekliyor bizi. Duygusal olanlarımızın göz yaşlarına sahip olamayacağına eminim. Fareler ve İnsanların ardından John Steinbeck'in "Gazap Üzümleri" adlı eseri ile kitap okuma serüveninize devam edeceğinizden de eminim.

Bir insanı başarıya götüren en önemli olgulardan biride motive olmaktır. Başarılı olmamız için motive olmamız gerekir. Motive olmakta insanların sevdiği şeyler ile meşgul olması ile mümkündür. Mesela ben üniversiteye hazırlanırken kendimi film izlemek ile motive ederdim. Çünkü biraz başka hayatlara dalmak , onların hayatını izleyip biraz dinlenmek isterim. Aynı tadi kitaplardan da almaktayım. Bir gün yolum "Sucker Punch" adlı film ile kesişti.

Yönetmenliğini Zack Snyder'in üstlendiği Sucker Puch filmi değişik, marjinal dokusu filmin girişinde kendini belli etmektedir. Sürrealist fildir.

İnsana azim ve hırs gibi güzel duygular katmaktadır. Filmde kendimizde olan gücü fark etmemiz gerektiğini farklı bir yol, fark bir teknik ile anlatılmıştır. Filmde başrol oyuncularının kendilerinin, kendi hataları ile düştükleri çukura yine kendi güçleri ile tehlikeli aşamalardan geçerek atlatmaları anlatılmaktadır. Fantastik bir film olmasına rağmen verilen mesaj çağımıza çok uygundur. Benim aldığım mesaj: başarmak için, mutlu olmak için aradığımız güç içimizde, rahat olmalıyız ve çalışmalıyız, başarı bizim avuçlarımızın içerisinde... Yönetmenin amacı insanları uyandırmak olmalı. Şahsen beni uyandırdığını söyleyebilirim. Filmin müzikleri inanılmaz güzel ve dinlenme oranları oldukça yüksek. Görüntü, ses, efekt, montaj ve kurgu inanılmaz teknolojilerden ve ellerden çıkmıştır. 

Copyright © 2013 Sinedünya and Blogger Templates - Anime OST.